YALÇIN ÖZER VE TAYYİP ERDOĞAN

YALÇIN ÖZER VE TAYYİP ERDOĞAN


Ankara Haber Merkezi: Rahmetli, benim için bir abiden çok hoca gibiydi. O yüzden, eksikliğini en çok da ben hissettim. Yalçın abimin vefatından yaklaşık 3 ay öncesiydi… Son devrin en büyük alimlerinden Hüseyin Hilmi Işık E...


Gözümün nuru, değerli Ağabeyim Yalçın Özer’i kaybedeli tam 16 sene oldu.
Zaman, yani ömür, ne kadar da hızlı geçiyor. Hepimiz, aynı hızda ölüme yaklaşıyoruz.
Bak aslanım!” diye seslenişi... Daha dün gibi kulaklarımda…
Rahmetli, benim için bir abiden çok hoca gibiydi.
O yüzden, eksikliğini en çok da ben hissettim.
Yalçın abimin vefatından yaklaşık 3 ay öncesiydi…
Son devrin en büyük alimlerinden Hüseyin Hilmi Işık Efendi (kuddise sirruh), 26 Ekim 2001’de vefat etti. 
Yalçın abim ile birlikte, bu büyük evliyanın cenazesine katılmak için İstanbul'a gittik. Cenazeden sonra Ankara’ya dönmek üzere yola koyulduk.
Bolu Dağı’nda, bir yerde mola verdik.
Tam oturmuştuk ki, arkamızdan birisi, “Yalçın abi, Yalçın abi!“ diye seslendi.
Baktım, Tayyip Bey ve ailesi, 5 masa arkamızda oturmuş yemek yiyorlar.
Emine Hanım ve çocukları vardı.
Tayyip Bey, masasından kalkıp bizim masaya geldi. Abime sarıldı. ”Hayrola! Geliyor musunuz, gidiyor musunuz?” dedi.
Abim de, “Hocamız Hüseyin Hilmi Işık Efendi vefat etti. Cenazesinden dönüyoruz” dedi.
Tayyip Bey de “Vefat haberini aldım. Çok da üzüldüm. Ankara’da kritik bir toplantım vardı. O yüzden cenazesine gidemedim. İstanbul'a varınca Enver Bey’i bizzat ararım. Büyük bir alimi yitirdik” dedi.
Tayyip Erdoğan, o günlerde AK Parti’nin işleri ile meşguldü.
Partisini kuralı, yaklaşık iki ay olmuştu.
İl ve ilçelerde örgütlenme için çalışıyordu.
Ankara’ya henüz tam yerleşmediği için, İstanbul ile Ankara arasında adeta mekik dokuyordu.
Hâl hatırdan sonra AK Parti ile yaptığı çalışmaları anlatıp abime döndü: “Yalçın abi, benim sana çok ihtiyacım var. Ben Ankara'nın yabancısıyım. Orayı en iyi bilenlerden birisi sensin. Uzun bir vakit ayırırsan, seninle özel olarak konuşmak istiyorum” dedi.
Sonra da bana dönüp, “Metin ayarlasın. Bir akşam yemeğinde baş başa konuşalım” dedi.
Abim de, “Çok sevinirim. Benim de sana anlatmak istediğim çok şey var” dedi.
Bu sözle tokalaşıp ayrıldık.
Bir kaç kez denedim ama bir türlü programları uyuşmadı.
Sonuçta, o konuşulan yemek programını yapamadık.
Tayyip Bey, hem abimin kaybından, hem de o konuşulan buluşmayı yapamadığından dolayı çok üzgündü.
Bağlum’da cenazesine geldiğinde de bunu söyledi.
Abimin vefatı öncesine tekrar döneyim…
Rahmetli abim, önemli bir fikir ve dava adamıydı.
Doğru bildiğini yazmaktan çekinmez, gözünü budaktan sakınmazdı.
28 Şubat’ın cuntacılarını, 28 Şubat’ta yerden yere vuran tek isimdi.
Bir paşanın sözü üzerine, kalkıp, Kara Harp Okulları’nı basacak kadar gözü karaydı.
28 Şubat’ın en azgın dönemleriydi.
Bir gün ofisinde oturuyorduk.
Kara Harp Okulu’nda okuyan bir öğrenci geldi.
Yalçın Bey! Bugün okul komutanımız tuhaf bir konuşma yaptı. Bizlere hitaben, “Çıkın Kızılay’a, gördüğünüz kızı tavlayın. Bol bol sevgili edinin” diye konuştu“ dedi.
Bu sözler abimi çıldırttı.
Bu herif, nasıl böyle bir şey söyler. Benim de kızım var” dedi, odadan fırladı.
Asansörün kapısında, kendini zor yakaladım ama engelleyemedim.
Şoförü ile birlikte gitti, tek başına Kara Harp Okulu’nu bastı.
Ben odasında merakla beklerken, bir saat kadar sonra geldi.
Paşayla başta görüştürmemişler. Sonra çok ısrar edince, adamın karşısına dikilip; “Sen bu lafları nasıl edersin?” diye hesap sormuş.
O da yeminler etmiş, tam olarak öyle demedim falan diye.
İçini boşaltmış ve sakinleşmiş halde geri döndü.
Bu demokrasi hainleri; korkutup boyun eğdiremedikleri abime karşı, taktik değiştirdi.
Bu kez, şantaj yolunu seçtiler.
28 Şubat cuntası ve cuntanın kuklası olan hükümet, İhlas’a baskı yaparak, Yalçın abimin yazı yazmasını engelledi.
Enver abinin önüne bir tercih koydular:
-Ya İhlas ya da Yalçın Özer...
Rahmetli abim de zaten İhlas’ın başına bir zeval gelmemesi için gönüllü olarak kenara çekildi.
Bu yönüyle bir iftiracı alçağın iddia ettiği gibi; zerre üzülmedi ve kırılmadı.
Enver abiye olan sevgi ve muhabbeti daha arttı.
Ankara’nın ünlü Cinnah Caddesi’nde bürosu vardı.
Siyasetin ve devletin bütün önemli isimleri gelir giderdi.
Bugünkü AK Parti kadrolarının önemli bir kısmı ziyaret eder, görüş alışverişinde bulunurdu.
Şimdi sizi şaşırtayım…
Onlardan birisi de Bülent Arınç’tı.
Arınç, Yalçın abimi samimi olarak severdi. 
Halen de kabrine düzenli olarak giden bir isimdir.
Meclis Başkanı olduğu günlerdi.
Telefonum çaldı. Açtım. Bülent Arınç; “Bugün, abinin kabrini ziyaret ettim. Dua ettim” dedi.
Ben de teşekkür ettim. Hatta bir gün birlikte gitmeye de karar verdik.
İşte o büro, Türk siyasetinin en önemli merkezlerinden birisi haline geldi.
Yalçın abim yazmıyordu ama konuşarak insanlara yön veriyordu.
Bugünün ünlü siyasetçi ve gazetecilerinden uğramayan yok gibiydi.
Sadece sağ kanattan değil, sol kanattan da çok kimse gelir giderdi.
Ülkücü hareketin önde gelen isimlerinin de uğrak yeriydi.
İhlas Finans felaketinin yaşandığı günlerdi.
Sıkıntı üzerine sıkıntı yaşanıyordu.
Bürosunun masraflarını, kıt kanaat kendisi karşılamaya çalışıyordu.
Rahmetli; başkaları gibi hırsızlık ve şahsı adına ihale takibi yapmadığı için bir birikimi de yoktu.
Borç harç aldığı bir evi ve yine taksitle aldığı bir arabası vardı.
O şartlarda, bürosunu ayakta tutabildiği kadar tutmaya çalıştı.
İşte o günlerde, 3-5 fitneci, arkasından, “Yalçın Özer yazı yazmadığı için, bürosu müesseseye yüktür” diye gıybet ediyordu.
Oysa, o günlerde, bürosunun masraflarını kendisi karşılıyordu.
Bu sözler kulağına gelince, beni aradı; “Çirkin laflar işittim. Büroyu boşaltacağım, 3-5 kişi ayarla” dedi.
O kişilere çok kırılmıştı.
Apar topar bürosunu boşalttı ve evine geçti.
Gıybetçilerin gıybetleri, o çirkin yüzlerine birer kara olarak kaldı.
Bu olanları unuttuğumu mu sandınız?
Cenazenin en ön sırasına seğirtince,  af olduğunuza mı inandınız?
Geçmiş ola..
Ben unutsam Rabbim unutmaz..

Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
(Miraca çıkarıldığımda, bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan kimseler gördüm. Bunlar kim, dedim. 
Cebrail aleyhisselam, "Gıybet ederek insanların etini yiyen, şahsiyetlerini zedeleyen kimselerdir" dedi.
Gıybetçilere afiyet olsun!...
Evine geçtikten kısa bir süre sonrasıydı.
Hemen hemen her gün görüşüyorduk.
En son birkaç gün arayamamıştım.
Gece yarısı telefon ettim.
Neredesin aslanım” dedi. Sonra siyasetten ve olaylardan konuştuk.
Abi, az sabret. Bu kukla hükümet gidecek. İnşallah, zulüm de bitecek” dedim. 
Kendisi, büro hadisesine üzülmüştü. Olanlardan dertlendi.
Telefonu öyle kapattık.
Kısa bir sürede sonra da aynı telefondan vefat haberini aldım.
Benden sonra abdest alıp namaz kılmış. Önce mutfağa uğrayıp bir su içmiş ve salonun girişinde ani bir krizle hayal âleminden gerçek âleme göçmüş.
Abdestli vefat ettiği için de şehit olarak gitti. (Abdestli yatıp da ölen şehittir.) [Deylemi]
Hadis-i şerifte; (Şehit, ölüm acısı duymaz, kabirde üzülmez, kıyametin dehşeti, hesap, mizan, sırat onu rahatsız etmez, doğruca Cennete gider) buyuruldu. (Beyheki)
O sevdiklerine kavuştu.
Rabbim de sevenleri ile buluştursun. (AMİN)

METİN ÖZER/HABERVİTRİNİ